Akif’ten Bir Sonra İkbal’den Bir Önce: SÜLEYMAN ULUDAĞ

İlim, fikir ve sanat dünyasının temel belirleyicileri nedir veya nelerdir? Asırlardan beri insanoğlunu besleyen ilim, fikir ve sanat eserleri hangi atmosfer ve şartların mahsulüdür? Yüzyıllardan beri gözümüzü, gönlümüzü, aklımızı, fikrimizi hayretler içinde bırakan bu şaheserlerde temel unsur nedir? Âlim, ârif ve sanatkârların ferdî kabiliyetleri mi? Bu kabiliyetleri ortaya çıkaran usta, üstad, mürşid ve muallimler mi? Bu usta ve üstadları yetiştiren kültürel ortam mı? Bu kültürel vasata yaşama imkânı veren siyasî otorite mi? Yoksa bunların hepsi mi?

Büyük zihinlerin yetişmesini veya büyük eserlerin ortaya konmasını tek sebebe bağlamak bizi zor durumda bırakabilir. En doğru yol “herkese hakkını” vermektir. Ancak burada “siyasî otorite” üzerinde biraz durmak gerekir.

İster aile gibi küçük, ister imparatorluk gibi büyük topluluklarda olsun “yöneten” ve “yönetilen” terimleri insanoğlunun gündeminden hiç düşmemiştir. Bu ilişki bazen insanî bir çizgiyi takip ederken bazen de vahşî bir boyut kazanmış, bazen “insan insanın dostudur” esası uygulanırken bazen de “insan insanın kurdudur” prensibi hüküm sürmüştür. Bu nedenle yöneticiler için “adalet” esası sürekli öne çıkarılmış, daima zulüm ve haksızlıkların önlenmesi istenmiştir. Çünkü insan, potansiyel olarak zâlim ve câhildir, dediğim dedik diyendir. Alkışa tapandır, kendine tapandır, kendine tapılmasını isteyendir. Yaptığını doğru görendir, yaptığını alkışlayanları ihsana boğandır, alkışlamayanları zindanlara yığandır.

Siyasî otorite ve kaba kuvveti elinde bulunduranlar genellikle âlim, ârif ve sanatkârların ne dediğine bakmak yerine, siyasî güçlerine güç katabilecek “şey”ler üretmelerini istemişlerdir. İnsanlık için önemli bir “şans” olan bu beyin ve gönül sahipleri ise böyle bir tercih dayatma ve zorlama karşısında şaşırıp kalmışlardır. Dünkü tarih kitaplarına bakıldığında benzer teklifler karşısında bu insanların farklı tavırlar sergilediğini görmek zor değildir:

1. Bu “ahlâksız” teklife kesin olarak hayır diyenler. Böyle bir tavır takınanlar siyasî otoritenin emellerine teslim olmadıkları için zor şartlarda yaşamak durumunda kalmışlardır. Bunu, sesini kısma, sürgün, daha olmazsa ölüme kadar varan bir yol izlemektedir. Her milletin tarihinde sadece fikirlerinden dolayı idam edilen, giyotine gönderilen insanların varlığı bilinmektedir.

2. İlim ve sanat için üstün bir kabiliyete sahip olan bazı insanların direnme, karşı koyma, protesto etme güçleri ol(a)mamaktadır. Böyle bir yaratılışa sahip olanlar siyasî otoritenin arzularına daha kolay teslim olmakta, rotasını değiştirmekte, geniş viraj almakta, kendini haklı göstermenin gerekçelerini bulmakta, ikiyüzlü olmadığını ispat etmenin yollarını aramaktadır. Üstün yetenekler “her devrin adamı olma” uğruna kurban olmaktadır.

3. Bir üçüncü grup ise bu baskı ve zulmü kendi köşesinden acı tebessümlerle seyretmekte, inzivaya çekilmekte, sessiz protestoyu tercih etmekte, “bu da geçer yâ Hû” virdini tekrar etmektedir.

4. Son grup ise ne tam teslim olmakta ne de sessiz protestoyu tercih etmektedir. Orta bir yol izlemektedir.

Yukarıdaki talihsiz uygulamaların örnekleri için başka toplumların tarih sayfalarını karıştırmaya gerek yoktur. Emevîler’e, Abbâsîler’e, Selçuklular’a, Osmanlılar’a bakmak yeterli olacaktır.

Tac ve taht sahibi olmak, büyük kitleleri yönetmek, rakipsiz devletler kurmak, dünyaya meydan okumak bazı yöneticiler için “hayır”lara vesile olurken, birçoğu için “şer”lere kapı açmakta, saltanatın ve koltuğun şaşaası onları deli-divâneye döndürmekte, kendi “düdük”lerini öttürmek istemeyenleri yok etmektedirler. Bir başka ifade ile “şehvet”lerine kurban gitmektedirler. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” esasına dayanarak kendilerini ikaz edenlerin ise dillerini kesmekte, kalemlerini kırmaktadırlar.

Gelelim Cumhuriyet dönemine.Bu dönemde yaşayan ilim ve sanat adamlarını da yukarıdaki üçlü tasnifle anlatmak mümkündür. Çünkü devrim ve ihtilâllerden sonra bu tasnif daha da keskinleşmekte ve netleşmektedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında her üç grubun bolca örneği vardır.

Son seksen yılda ilim, fikir ve sanat dünyasında neler olup bitti sorusuna cevap verebilme gücümüz yoktur. Konumuz bu sorunun sadece bir bölümüyle ilgilidir: “İslâmî ilimler alanında neler oldu bitti?”.

1923’te Cumhuriyet’in ilânıyla yeni bir döneme giren ülkemiz, dinî ilimleri doğrudan ilgilendiren Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu (1924) ve dolayısıyla ilgilendiren Tekke ve Zâviyeleri Kapatma Kanunu (1925) ile bu dönemin istikametini belirledi. 1933’te çıkan Dârülfünûn Kanunu ile Osmanlı döneminde yetişen âlim ve sanatkârların bir bölümü de üniversitenin dışında kalınca durum biraz daha netlik kazandı: Dinî tedrîsât ve dinî ilimlerin kapısı kapatıldı.

Bir ülkede din eğitimi tamamen yasaklanabilir mi; din eğitiminin yasak olduğu bir devlette dinî hayat yaşanabilir mi? Dinî hayatın yaşanmadığı bir yerde din hürriyetinden bahsedilebilir mi? O gün için siyasî otoriteye yukarıdaki soruları sorma imkânı da yoktu. Bu atmosfer yaklaşık çeyrek yüzyıl böyle devam etti. 1949’da Ankara Üniversitesi’ne bağlı olarak açılan İlâhiyat Fakültesi “birşey”lerin sinyalini verir gibiydi. 1946 yılında kurulan Demokrat Parti, tek parti yönetiminin saltanatına 1950 seçimlerini kazanarak son verince konumuzla ilgili değişim hızlandı. Dinî hayatın “olmazsa olmaz” şartı olan din eğitimi, İmam-Hatip Okulları’nın açılmasıyla yeniden başladı.

Bu “zor zaman”da ne yapacağını şaşıran birçok âlim vardı, neyi nasıl söyleyeceğini düşünen birçok ârif vardı, nerede nasıl bulunacağını tespit etmeye çalışan birçok sanatkâr vardı. İslâmî ilimlerin çeşitli dallarında gerçekten “yetişmiş” bir kadro vardı. Bunların çoğu I. Ve II. Meşrûtiyet dönemlerini yaşamış, Doğu-Batı dillerine vâkıf kimselerdi. Birkaç isim vefat tarihleriyle birlikte verilebilir:

Seyyid Bey                                        1924

İskilipli Mehmet Âtıf                          1926

Babanzâde Ahmet Nâim                    1934

Mehmet Akif Ersoy                           1936

Elmalılı Hamdi Yazır                         1942

Ferit Kam                                           1944

İsmail Hakkı İzmirli                           1946

İsmail Fennî Ertuğrul                         1946

Ahmet Hamdi Akseki                        1951

Mustafa Sabri Efendi                         1954

Said Nursî                                          1960

M. Şemseddin Günaltay                     1961

Bu genel bilgilerden sonra özel konuya geçilebilir. Cumhuriyet döneminden doğan, Cumhuriyet’in açtığı İmam-Hatip Okulu’nda ilk defa Arapça ve Farsça ile tanışan, tefsir, hadis, fıkıh gibi klâsik İslâmî ilimleri okuyan, Yüksek İslâm Enstitüsü’nde yüksek tahsilini tamamlayan bir şahsı daha yakından tanımaya çalışalım. Böylece, günümüz Türkiye’sinin şartlarında İslâmî ilimlerin durumu, kişilerin tahsil şartları, âlimlerin bakış açıları, dinî problemleri çözme usullerine de eğilelim.

Konumuz açısından 1950’li ve 60’lı yıllara bakıldığında görülen durum şudur: Ankara İlâhiyat Fakültesi (Cumhuriyet’in ilânından sonra doğan) mezunlarının bir kısmı  değişik branşlarda asistan olmuş ve ilim yoluna girmişti: Tefsir’de İsmail Cerrahoğlu, Süleyman Ateş, Hadis’te Talât Koçyiğit, Mehmet S. Hatiboğlu, Fıkıh’ta Esat Kılıçer (her üç anabilim dalının tek hocası Bosnalı M. Tayyib Okiç idi), Kelâm’da Hüseyin Atay (Bağdat mezunu), Mezhepler Tarihi’nde Yaşar Kutluay...

İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nü bitiren bazı gençler de aynı kuruma farklı dallarda asistan olmuştu: Fıkıh’ta Hayrettin Karaman, Kelâm’da Bekir Topaloğlu, Hadis’te Yaşar Kandemir, Tasavvuf’ta Selçuk Eraydın, Kur’ân-ı Kerîm’de Tayyar Altıkulaç, Din Psikolojisi’nde Selahattin Parladır... Bu asistanların İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’ne atandıkları sene (1967) aynı müesseseden mezun olanlardan biri de Süleyman Uludağ idi.

Süleyman Uludağ ülkemizde dinî eğitimin yasaklandığı dönemin tam ortasında, 1937 yılında Amasya’nın merkezine ve Tokat’ın Zile İlçesi’ne 30 km. mesafede Akyazı Köyü’nde dünyaya geldi. Dedesi 93 Harbi olarak bilinen (1293/1878) savaş sebebiyle Batum’un Hulo Kazası’nın Bağlet Köyü’nden buraya gelmiş, şu anda 93 yaşında olan babası ise bu köyde doğmuştu.

Üç sınıflı, bir eğitmenli ilkokulu, bazen devam ederek bazen ara vererek 14 yaşında iken tamamladı. Okullarla, özellikle Köy Enstitüleri ile ilgili menfî tavır okumayı engelliyordu. Akyazı’nın bir şanslı tarafı, Stalin’in zulmünden kaçan Batum Müftüsü İskender Efendi’nin köyün imamı olması idi. Aile ve cami imamından alınan bilgilerle bu hayatla ilk temas kurulmuş oldu.

Dinî ve hissî dünyasını yönlendiren kitaplar ise bazen makamla bazen makamsız olarak evde, köy odasında veya camide okunan halk klâsikleri idi:

            1. Necâtü’l-Mü’minîn

            2. Ahmediyye

            3. Muhammediyye

            4. Müzekki’n-Nüfûs

            5. Envâru’l-Âşikîn

            6. Battal Gazî

            7. Dîvân-ı Kuddûsî

            8. Sîretü’n-Nebî

            9. Mevlid

            10. Mızraklı İlmihal

1951 yılıyla birlikte İmam-Hatip Okulu kelimeleri duyulmaya başlamıştı ama bu okullara gitmek, okumak “para”ya mütevakkıftı. İçinde bilgiye, ilme karşı olan aşk, tecessüs gittikçe büyüyordu ama okullar da o nispette uzaklaşıyordu. Üstelik bu okul Amasya’da da yoktu. Konya’daki İmam-Hatip Okulu’na kaydolan köylüsü Mehmet Yıldırım’ın tatillerde köye gelişini sabırsızlıkla bekliyordu. O’nun getirdiği kitapları alıp adeta ezberliyor, yutuyordu. Bir de 1934 doğumlu Hayrettin Karaman diye bir delikanlı ile tanışıyordu. Çorumlu olan bu genç Akyazı’da bulunan bir yakınını ziyaret etmek için zaman zaman bu köye geliyordu. Uludağ’ın zihin yapısını ilk keşfedenlerden, O’na “İmam-Hatip’e gideceksin” diyenlerden biri idi.

Ahmediyye, Muhammediyye makamını geçen Uludağ, İmam-Hatip’e gidenlerin yardımıyla getirttiği kitaplarla tanışmaya başladı:

            1. Büyük İslâm İlmihali

            2. Gülistan

            3. Bostan

            4. Kelîle ve Dimne

            5. İslâm Dini

1956’da kesin kararını verdi. İmam-Hatip Okulu’na gidecekti. Dini öğrenecekti, dinî ilimleri tahsil edecekti, Arapça, Farsça öğrenecekti ve okuduğu kitaplar gibi kitap yazacaktı. Fakat yaşı 19 idi. Bu yaş ile okula kaydı imkânsızdı. (Hayrettin Karaman da benzer bir problem yaşamıştı). Üç yaş küçük kardeşi okumayı değil askere gitmeyi düşünüyordu. Çare bulundu: Nüfus cüzdanları “takas” edilecekti. O güne kadar Osman Uludağ olan Akyazılı bu genç artık Süleyman Uludağ idi ve Çorum İmam-Hatip Okulu’nun birinci sınıf öğrencisiydi.

İmam-Hatip Okulları yeni açıldığı için öğretmen kadrosu da yetersizdi. Derleme-toplama idi. Osmanlı yadigârı değerli insanlar yanında on dokuz yaşındaki orta birinci sınıf öğrencisi Süleyman Uludağ kadar bilgisi olmayanlar da vardı. Daha da önemlisi, öğretme metodlarına vâkıf değillerdi. O bunlara takılmadı. İlk defa bu çatı altında nesara-yensuru diyerek Arapça öğrenmeye başladı. Azim, gayret ve ilim aşkı önüne geniş imkânlar açtı; bir başka ifade ile imkânsızlıkları imkâna çevirdi. Kendi kendini yetiştirdi. Ders halkaları kurdu, okudu, okuttu. Medreselerde okunan ders kitaplarını kendi kendine okudu, okuttu. Adeta okul içinde bir “ekol” meydana getirdi.

Arapça öğretimi için medrese geleneğinden farklı bir yol izleyen Mehmet Zihnî Efendi’nin Müşezzeb, Muktadab ve Müntehab isimli eserlerini daha sonra yeniden neşredecektir (İstanbul, 1980).

Doğu-Batı klâsiklerini okumaya devam etti. Hepsinden önemlisi İbn Haldûn’la tanıştı. İzmirli İsmail Hakkı ile, Seyyid Bey’le, Ömer Nasuhi Bilmen’le, Ahmet Nâim ile, Muhammed Hamdi Yazır’la tanıştı. Okuduğu eserlerin bir kısmını öğretmenleri de henüz okumamıştı.

Aradaki açığı kapatmak, ziraat ve hayvancılıkla uçup giden yılları telâfî etmek istiyordu. O yıllarda henüz Yüksek İslâm Enstitüsü açılmamıştı. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi de İmam-Hatip mezunu almıyordu. Fakat ne gam!.. Kitaplar vardı; okuyabiliyordu, okutabiliyordu, düşünebiliyordu.

Nihayet iktidarlarının ilk yılında (1951) İmam-Hatip Okulları’nı, son yılında ise (1959) İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nü açan Demokrat Parti yönetimi, bir kere daha büyük çoğunluğun sesine kulak verdi ve bu müesseseyi kurdu.

Süleyman Uludağ’ın İstanbul yılları da aynı aşkla geçti. Bu sefer kitabın ve kütüphanenin tam merkezinde idi. Âlim ve âriflerin yaşadığı bir şehirde idi. Yıllardır adını duyduğu bazı kişilerin yüzünü görebilecek, sesini işitebilecekti. Yıllar önce kitabını okuduğu zevâtla tanışabilecek, sohbet edebilecekti. O güzel insanların bir kısmının talebesi olma şansını elde edecekti. İşte Osmanlı yadigârlarının son halkaları:

Nevzat Ayasbeyoğlu (1966)

Ömer Nasuhi Bilmen (1971)

Mahir İz (1974)

Nihat Sami Banarlı (1974)

Hilmi Ziya Ülken (1974)

M. Tâvit Tancî (1974)

Ali Nihat Tarlan (1978)

Ahmet Davudoğlu (1983)

Konferanslarını dinleyerek tanıdığı zevât arasında da şunlar belirtilmelidir: Muhammed Hamîdullah, Zeki Velîdî Togan, Mümtaz Turhan, Nurettin Topçu, Necip Fâzıl Kısakürek.

Dolu dolu geçen bu dört yılda İslâmî ilimlerin hepsine eşit uzaklıkta kaldı, hepsine eşit zaman ayırdı. Felsefe ve kelâm kadar hadis ve fıkıhla da ilgilendi. Fakat mezuniyet tezi “Sem┠konusunda idi. Tasavvufun daha ziyade tefekkür ve felsefe boyutu dikkatini çekiyordu. Bu yönelişte Mahir İz kadar Ali Nihat Tarlan’ın tasavvuf edebiyatına olan derin vukûfunun da hissesi olmalıydı.

Mezuniyetten sonra Kastamonu İmam-Hatip Okulu’na meslek dersleri öğretmeni olarak tayin edildiğinde yaşı otuzdu. Aynı yıl İstanbul’da yayınlanan İslâm Düşüncesi Dergisi bir tercüme yarışması açtı. Türkiye çapında açılan bu yarışmanın birincisi Süleyman Uludağ idi. (Süleyman Uludağ ismini matbuat âleminde ilk defa bu dergide gördüm).

Kastamonu’da meslektaşların dışında gönül adamlarıyla da tanıştı: Muhammed İhsan Oğuz, Mehmet Feyzi Efendi... Aslında O, bulunduğu şehirlerde hem ilim âleminin büyükleriyle, hem irfan dünyasının mürşidleriyle tanışıp görüşmekten geri kalmadı. İmam-Hatip sıralarında iken Amasya Müftüsü Sabri Efendi, kardeşi Ahmet Efendi, Zile Müftüsü Arif Efendi, Çorum’da Mustafa Efendi, İstanbul’da Sami Efendi, M. Zâhit Kotku, Muzaffer Ozak...

Üç sene sonra Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü’ne Tasavvuf Tarihi Öğretim Üyesi olarak atandı. O yıllarda İmam-Hatip Okulları gibi Millî Eğitim Bakanlığı Din Eğitimi Genel Müdürlüğü’ne bağlı olan Yüksek İslâm Enstitüleri’ne farklı usullerle öğretim üyesi atanabiliyordu. Bunlardan biri imtihanla atama idi. Süleyman Uludağ hem Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü’nde Tasavvuf Tarihi dersleri okutacak hem de bir hocanın rehberliğinde (önce Mahir İz, sonra İbrahim Âgâh Çubukçu) üç yıl içinde “öğretim üyeliği tezi” hazırlayacaktı. (“İslâm’da Mûsikî ve Sem┠bu çalışmanın ürünüdür).

Üç sene sonra Tuzla-Pınarhisar’a askere gitti. 1975’te tekrar aynı Enstitü’ye döndü. Kısa bir süre sonra yeni açılan Bursa Yüksek İslâm Enstitüsü’ne atandı. Kayseri’de başlayan kitap yazma ve tercüme faaliyetleri devam etti. Özellikle yaptığı tercümelerle Türk okuyucusunu tasavvuf klâsikleriyle buluşturdu:

            1. Kuşeyrî Risalesi, İstanbul, 1978 (Tercüme 12.10.1975 tarihinde Kayseri’de tamamlanmıştır).

            2. Keşfü’l-Mahcûb/Hakikat Bilgisi, İstanbul, 1982.

            3. Taarruf/Doğuş Devrinde Tasavvuf, İstanbul, 1979.

            4. Tezkiretü’l-Evliyâ, Bursa, 1984.

            5. Şifâü’s-Sâil/Tasavvufun Mahiyeti, İstanbul, 1976.

            6. Faysalü’t-Tefrika/İslâm’da Müsamaha, İstanbul, 1972.

            7. Esrâru’t-Tevhîd/Tevhidin Sırları, İstanbul, 2002.

Arapça ve Farsça’dan yapılan bu tercümelerin yanında tasavvuf tarihi araştırmalarını kolaylaştırmak ve tasavvuf kültürünü yeni nesillere aktarmak için Osmanlıca eserlerin sadeleştirilerek yayınlanmasını da gerekli görmüştür. Molla Câmi tarafından kaleme alınan ve Bursalı Lâmi’î Çelebi (v. 1531) tarafından Türkçe’ye çevrilen tabakât/biyografi kitabı Nefehâtü’l-Üns bu gaye ile yeni harflere aktarılmıştır: Evliyâ Menkıbeleri, İstanbul, 2000. Kâtip Çelebi’nin (v. 1656) Mîzânü’l-Hakk isimli eserini İslâm’da Tenkit ve Tartışma Usulü adıyla neşretmesi de aynı kültürel ortamın oluşmasına yöneliktir (Son iki eser Mustafa Kara ile birlikte hazırlanmıştır).

Süleyman Uludağ’ın ihtisas alanı Tasavvuf Tarihi’dir. Fakat O’nun geniş ilgi alanı ve üstün kabiliyeti sebebiyle bir anabilim dalında sıkışıp kalması mümkün değildi. Geniş İslâm kültürü sebebiyle İslâm dünyasının ve Müslümanlar’ın problemlerine “kuşbakışı” bakabilmekte, çözüm üretebilmekte, çıkış yolu gösterebilmektedir. “At gözlüğü” takarak, “ihtisas”, “uzmanlık alanı” gibi kelimelere sığınanların İslâmî ilimlerde âlim olabileceğine inanmamaktadır.

O’nun eserlerine  bakıldığında iktisat ve siyasetten felsefe ve sanata kadar birçok konuyu ihtiva ettiği ve bu konular etrafında fikir beyan ettiği görülür. İşte islâm’ın değişik meseleleri:

            1. İslâm’da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış, İstanbul, 1988.

            2. İslâm-Siyaset İlişkileri, İstanbul, 1998.

            3. İslâm Düşüncesinin Yapısı, İstanbul, 1979.

            4. İslâm’da Emir ve Yasakların Hikmetleri, Ankara, 1988.

            5. İslâm Açısından Mûsikî ve Semâ, İstanbul,1976.

            6. İslâm’da Mürşid ve İrşad Faaliyeti, İstanbul, 1975 (Yazılışı 13 Mart 1975’te Kayseri’de tamamlanmıştır).

            7. İslâm’da İnanç Konuları ve İtikadî Mezhepler, İstanbul, 1992.

Büyük insanların da hayran olduğu “kafa” ve “yürek”ler vardır. Süleyman Uludağ kimlere hayrandır, kimleri okumaktan zevk almıştır? Fikrî “oluşum”unda kimlerin, hangi eserlerin payı vardır? Bu soruların cevabı için genel olarak şu söylenebilir: Yukarıda isimleri verilen ve genellikle 1925-1960 yılları arasında vefat eden zevâttır. Daha eskilere gidince Büyük Haydar Efendi, Cevdet Paşa, Taşköprîzâde, Kâtip Çelebi, Dâvûd-i Kayserî sıraya girer. Osmanlı dünyasından çıktığınızda haklarında müstakil kitaplar yazdığı şahsiyetleri sıralamak gerekir:

            1. İbn Arabî, Ankara, 1995.

            2. Bayezid Bistâmî, Ankara, 1994.

            3. Fahreddin Râzî, Ankara, 1991 (Farsça’ya çevrildi).

            4. İbn Haldûn, Ankara, 1993.

            5. Gazzâlî, DİA md.

            6. Kâşânî, DİA md.

            7. Hallâc-ı Mansûr, DİA md.

            8. Kuşeyrî, DİA md.

            9. Hucvirî, DİA md.

            10. İbn Teymiye, İbn Teymiye Külliyâtı, c. I.

İbn Teymiye’nin tenkit performansına (tekfir konusu hariç), İbn Arabî’nin felsefî-tasavvufî hayal gücüne, Gazzâlî’nin derin tahlillerine, İbn Haldûn’un “ayağı yere basan” yorumlarına, İbn Rüşd’ün felsefî gücüne hayrandır. İbn Rüşd’ün Gazzâlî’yi, İbn Teymiye’nin İbn Arabî’yi reddetmesi O’nun bakış açısını değiştirmemektedir.

İbn Teymiye ile ilgili üç makale yayınlamıştır:

            1. İbn Teymiye, İbn Teymiye Külliyâtı, c. I, İstanbul, 1986.

            2. İbn Teymiye’de Mantık Meselesi, İslâmî Araştırmalar, Nisan 1987, sayı: 4.

            3. Tasavvuf Karşıtı Akımlar ve İbn Teymiye’nin Tasavvuf Felsefesi, İslâmiyât, Temmuz 1999, sayı: 3.

Herşeye rağmen O’nun İbn Haldûn’la ayrı bir dostluğu olduğunu gösteren belgelerimiz de vardır. Koca Mukaddime’yi tercüme etmekle yetinmeyerek Sâtî el-Husrî’nin (v. 1968, Bağdat) İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar isimli eserini tercüme etmesi bunların en güçlülerinden biridir (İstanbul, 2001). Mukaddime’ye yazdığı mukaddime ve dipnotlar ise ayrı bir çalışmayı gerektirecek zenginliktedir (I. cilt İstanbul, 1982; II. cilt İstanbul, 1983).

O’nun ilgi alanına giren konulardan biri de kelâm ve felsefedir. İlk neşrettiği ders kitabı Kelâm Dersleri (İstanbul, 1969) adını taşımaktadır. İmam-Hatip Okulları’nın IV. sınıfları için hazırlanan bu eseri, XI. sınıflar için kaleme alınan Akâid ve Kelâm (İstanbul, 1981) izlemiştir. Aynı okulların VII. sınıf müfredatına uygun olarak hazırlanan Kelâm Dersleri (İstanbul, 1971) ise Fuat Kavukçu ile birlikte yazılmıştır. İslâm’da İnanç Konuları ve İtikadî Mezhepler (İstanbul, 1992) konuyla ilgili bir başka eseridir. Şiî dünyasının tasavvuf anlayışını da 1993’te yapılan bir sempozyumda geniş bir şekilde incelemiştir.

Medreselerin temel kitaplarından ve kelâm ilminin klâsiklerinden olan Taftâzânî’nin Şerhu’l-Akâid isimli eserini Kelâm İlmi ve İslâm Akâidi (İstanbul, 1980) adıyla tercüme eden Uludağ, Bursa Yüksek İslâm Enstitüsü’nde uzun yıllar bu dersi de okutmuştur.

1982 yılıyla birlikte U. Ü. İlâhiyat Fakültesi adını alan müessesenin kuruluş ve oluşum yıllarında İslâm Felsefesi, Din Felsefesi ve Mantık derslerini de okutmuştur.

Din felsefesi alanında verdiği eser, İbn Rüşd’ün felsefe ile dini uzlaştırmak için kaleme aldığı Faslu’l-Makâl ile el-Keşf an Menâhici’l-Edille adlı eserlerinin tercümesidir: Felsefe-Din İlişkileri, İstanbul, 1985. Nesil Dergisi’nin Ocak-Şubat 1978 tarihli 4 ve 5. sayılarında ise İbn Haldûn’un Din Felsefesi başlıklı makaleleri yayınlanmıştır.

Süleyman Uludağ bana göre tasavvuf ile ilgili temel eserini henüz ortaya koy(a)mamıştır. Daha ziyade tercümelere yönelerek bu ciddî işin, tabir câizse, “altyapısı”nı hazırlamıştır. O’nun esas işi birkaç ciltlik bir tasavvuf tarihi, birkaç ciltlik tasavvuf terimleri sözlüğü hazırlamaktır. 1970’li yıllarda Kayseri ve Bursa Yüksek İslâm Enstitüleri’nde okutulan (henüz neşredilmemiş) Tasavvuf Tarihi Ders Notları bu çalışmanın nüvesi mahiyetindedir. Bu notların bir bölümü, yetmişli yıllarda kısaca YAYKUR olarak bilinen Açık Yüksek Öğretim Dairesi’nce koordine edilen Yüksek İslâm Enstitüsü’nü dışarıdan bitirme programı için basılmıştır:

            1. Tasavvuf ve Tarihi, Ankara, 1976, (Selçuk Eraydın, Mehmet Demirci, Kâmil Yaylalı ile birlikte).

            2. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1991.

            3. Sûfî Gözüyle Kadın, İstanbul, 1995.

            4. Tasavvuf ve İnsan, İstanbul, 2001, (çeşitli dergilerde yayınlanan dinî-ahlâkî, tasavvufî yazıların bir araya getirilmesiyle oluşmuştur).

Süleyman Uludağ’ın yaptığı önemli işlerden biri de tercüme ettiği her kitabın baş kısmına geniş bir “giriş” yazısıyla kitap ve müellifini tanıtması, kültürümüzdeki yeri ile ilgili değerlendirme ve karşılaştırmalar yapmasıdır. (Mukaddime’de 190, Kuşeyrî’de 50, Keşfü’l-Mahcûb’da 55, Şerhu’l-Akâid’de 75, Taarruf’ta 30, Tezkiretü’l-Evliyâ’da 40, Nefehât’ta 50, Felsefe-Din İlişkileri’nde 85, Tevhidin Sırları’nda 25, bir heyet tarafından tercüme edilen İbn Teymiye Külliyâtı için 45 sayfa).

Makaleleri ise çok değişik dergilerde yayınlanmıştır: Nesil, Hareket, Dergâh, İslâmiyât, İslâmî Araştırmalar, Köprü, Türkiye Günlüğü.

            BAZI ÖZELLİKLERİ

1. Yazdığı ve konuştuklarının temel özelliği bütün İslâmî ilimlerden beslenen geniş bir ufuktur. Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, tasavvuf, felsefe, İslâm tarihi gibi ilimlerin verilerine olan vukûfu sebebiyle meselelere daha geniş açıdan bakar. Tartışma konularını değişik cephelerden ele alıp tahlil etmeyi sever. Bazen konuyu farklı bir alana çekerek daha sıhhatli neticelere ulaşılmasına yardımcı olur.

2. Taassub hiç sevmediği şeydir. Çünkü o, tefekkürün, hür yorumun düşmanıdır. Bunun için daha öğrenci iken yaptığı tercüme Gazzâlî’nin Faysalü’t-Tefrika isimli eseridir. İslâm’da Müsamaha (İstanbul, 1972) adıyla neşredilmiştir. İctimâî ve Dinî Açıdan Taklit Meselesi başlığını taşıyan iki makalesi de konu ile ilgilidir; Hareket, sayı: 7-8, 1979.

3. Yazdıklarında, çizdiklerinde “kınayanın kınamasından korkmayan” bir tavrı vardır. Bu anlamda “melâmî-meşreb” bir âlimdir denebilir. Görüşlerinin kabul edilmemesinden, karşı fikirle reddedilmesinden –edeb sınırlarının aşılmaması şartıyla- rahatsız olmaz. Herkesin her konuda aynı fikirde olması gereğine inanmaz. “Hakikat şimşeği, fikirlerin çarpışmasından meydana gelir” hikmetine inanır.

4. Maddî bir gâilesi yoktur. Maaşının kaç lira olduğunu bilmeyenlerdendir. Ama Etyopya’da fert başına düşen millî gelirin kaç dolar olduğunu size söyleyebilir. Yazdığı, tercüme ettiği kitapların “maddî getiri”si O’nun zihnini hiç meşgul etmemiştir. Verirlerse şükreden, vermezlerse sabreden bir yolun izleyicisidir. Şöhretin “âfet” olduğunu bilenlerdendir. Yazdıkları ve yaptıklarının bir “bereket”i olduysa, olacaksa bu tavrın büyük tesiri vardır diye düşünüyorum. Hiçbir emek vermeden, bir şey üretmeden “finans kaynağı” kelimelerini vird-i zebân edinenleri ciddîye almayan bir görüşün sahibidir. İlmî bir eser ortaya koyamayan ama araba modelleri hakkında “konferans” veren, beceriksizliğinin faturasını YÖK’e kesen akademisyenlere gülüp geçmektedir.

5. Yoğun ilmî mesaisine, yürüyüşle ilgili sıhhî problemine rağmen seyahat etmeyi de çok sevmektedir. Fransa’dan Kazakistan’a, Kazan’dan Mekke’ye kadar bir çok yeri gezip görmüştür. Kafkasya’nın karlı dağları kadar Antalya’nın sıcak kumlarını da sever. Özellikle son on yılda Batum bölgesinde yaşayan Müslümanlar’ın dinî ihtiyaçlarının temini için “gönüllü bir fedaî”, “çağdaş bir alperen” gibi çalışmaktadır. Gidip gördüğü ülkelerin dinî, siyasî, fikrî vs. hayatlarıyla ilgili tespitlerini konu alan enteresan eseri de yayınlanmıştır: İran’a ve Turan’a Seyahat, İstanbul, 2002.

6. Bir “branş” gayreti yoktur. İlâhiyatçıların bir kısmı branşına “toz kondurmaz”. Hattâ doktora tezine konu olan kişiye bile toz kondurmak istemez. O ise Vahiy ve vahyin kontrolündeki Hadis müstesna her fikir, görüş, yorum, tefsir ve ictihadın tartışmaya açık olmasını savunur. Aksi halde problemlere çare bulmada tıkanıklık meydana gelir. Mezhebin görüşü savunulacaktır diye “mezhep imamlarımızın görüşleri naslara tercih edilir” tespiti O’nun hiç tasvib etmediği bir bakış açısıdır. Bunun için selefi kelâm, felsefe ve tasavvuftan sadece birine değil hepsine bakarak, hepsini anlayarak “evrensel İslâm mesajı”nın oluşumu için tahlil ve tenkide tâbi tutulması gerekir. İslâm Düşüncesinin Yapısı birilerinin “kirli çamaşırlarını ortaya dökmek için” değil, düşüncenin önünü açmak için kaleme alınmıştır. Kelâm, felsefe, tasavvuf ve tarih felsefesinin birbirini tenkit eden “zirve” şahsiyetlerinin öne çıkarılması ve eserlerinin tercüme edilmesinin arkasındaki sebep de bu arayıştır. Tenkit kapısını herkes için açık bırakan Süleyman Uludağ da tenkit edilecektir. O da insan olduğu için eksik tarafları, yanlış yorumları, gereksiz zorlamaları olacaktır. Bunları yazmak ve tartışmak da yarınki “Uludağ”ların görevi olacaktır.

7. Şanssızdır: İlk te’lif ve tercüme eserlerini verdiği 1970’li yıllarda bir grup arkadaş ve dostuyla birlikte (Hayrettin Karaman bunların başında sayılmalıdır) aleyhlerine başlatılan “modernisttir, mezhepsizdir, Vehhâbî’dir” iddiaları, hitap ettiği kitle ile arasına bir “tel örgü” çekmiştir. Bu “mayınlı alanı” temizlemek epeyce zaman almıştır. Söz konusu tartışmaları seviyesiz bir şekilde yürüten Millî Fikir Dergisi de       -gariptir- Çorum’da yayınlanıyordu. (Özel sayı, Şubat-Mart 1979, sayı: 47-48).

Batı’ya gitme imkânı bulamayışı da O’nun bir başka şanssızlığıdır.

8. Şanslıdır: Eserlerinin büyük bir kısmını neşreden Dergâh Yayınları, özellikle İsmail Kara’nın editörlüğü kitapların “eli yüzü düzgün” bir şekilde okuyucuya iletilmesinde önemli rol oynamıştır. Türkiye Diyanet Vakfı’nın çıkardığı İslâm Ansiklopedisi’nin tasavvufla ilgili maddeleri O’nun himmet ve gayretiyle bir seviye kazanmıştır.

9. İdealisttir: İdealine, Gazzâlî’nin ifadesiyle “dinî ilimlerin ihyâsı” denirse, bunun için gecesini gündüzüne katarak çalışmış, bütün diğer dünyevî işlerini ikinci plâna atmış, idealinin “deli-divânesi” olmuş, Allah’ın kendisine lutfettiği enerji ve iradeyi bu yola bezletmiş ve etmektedir.

10. Realisttir: Bununla birlikte İslâm dünyasının iktisadî, siyasî, fikrî çıkmazlarına çözüm ararken son derece realisttir. Bu görüşleri, ilk bakışta “çağdaş ideolojileri esas kabul edip İslâm’ı onlara uydurma” şeklinde de görülebilir. Halbuki O, bugünün şartlarında insanlığa sunulabilecek İslâmî bir modelin peşindedir. Bunu yakalamanın kolay olmadığı da bilinmelidir.

Süleyman Uludağ’ın, ülkemizde din eğitim ve öğretiminin yasaklandığı yılların tam ortasında doğduğunu söylemiştik. Bu O’nun yetişmesi açısından menfî bir durumdu. Fakat bir kültürel birikimin de vârisi olabilecek bir durumu vardı. XX. yüzyılın ilk çeyreğinde yetişen âlim, ârif ve sanatkârlar vardı. Her şeye rağmen “bir şeyler” yazmışlardı. Bir kısmı hisleri, bir kısmı fikirleri, bir kısmı gönülleri besliyordu. Hem hislerimize hem de fikirlerimize birlikte hitap eden iki şair ve mütefekkirimiz vardı. Uludağ bunlara âşıktı: Akif ve İkbal. Biri Kosovalı bir babanın, Buharalı bir annenin çocuğu olarak 1873 yılında İstanbul’da doğdu. Diğeri dört yıl sonra derviş Nur Muhammed ve annesi İmam Bibi’nin oğlu olarak Keşmir-Siyâlkût’ta dünyaya geldi. Bu iki âlim, ârif, âşık ve şair birbirini dünya gözüyle görmedi ama aynı şeyleri terennüm ettiler; aynı ızdırabı yaşadılar. Süleyman Uludağ İstanbul’la Keşmir’in ortasında doğdu. Akif’e daha yakın, İkbal’e daha uzak. Onları dünya gözüyle görmedi. Ama onların peyrevi olmaktan mutluluk duyuyor. Kalpleri aynı duygularla çarpıyor. Onların tam ortasında Akif’in vefatından bir yıl sonra, İkbal’in vefatından bir yıl önce doğdu.

Doksanüç harbi ile Ruslar dedesin koğdu

Hayatın her anında ümitsizliği boğdu

İşte sekiz kardeşin ikincisi olarak

 Müjde olsun “SÜLEYMAN DA AKYAZI’DA DOĞDU

                                                                                               1356